Erişilebilirlik Ayarları

Yazı boyutu

Renk Seçenekleri

Tek renkli Sessiz renk Koyu

Okuma araçları

izolasyon Yönetici
Gazeteci Léa Polverini’nin Kırgızistan’da görüştüğü kişilerden biri. Tahminlere göre, son on yıl içinde Sincan’da bir milyondan fazla Uygur, Kazak, Kırgız ve diğer etnik gruplardan insan kamplara ve hapishanelere kapatıldı. Fotoğraf: Léa Polverini
Gazeteci Léa Polverini’nin Kırgızistan’da görüştüğü kişilerden biri. Tahminlere göre, son on yıl içinde Sincan’da bir milyondan fazla Uygur, Kazak, Kırgız ve diğer etnik gruplardan insan kamplara ve hapishanelere kapatıldı. Fotoğraf: Léa Polverini

Gazeteci Léa Polverini’nin Kırgızistan’da görüştüğü kişilerden biri. Tahminlere göre, son on yıl içinde Sincan’da bir milyondan fazla Uygur, Kazak, Kırgız ve diğer etnik gruplardan insan kamplara ve hapishanelere kapatıldı. Fotoğraf: Léa Polverini

Hikayeler

Çin’in Sincan’daki Hapishane Kamplarının Mağdurlarıyla Röportaj!

Bu Yazıyı Oku

Doğu Türkistan Çince adıyla Sincan (Xinjiang)  etnik azınlıkların Çin rejiminin boğucu baskısının mağduru olduğu bir sınır bölgesi.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi’ne göre, keyfi gözaltılar, zorla çalıştırma, kısırlaştırmalar ve işkenceler gibi uygulamalara maruz bırakılan bir milyondan fazla Uygur, Kazak, Kırgız ve diğer azınlıkların, son on yıl içinde bölgede sözde “yeniden eğitim” kampları ve cezaevlerine kapatıldığı tahmin ediliyor.

Çin yönetimi, “terörle mücadele” iddiasını öne sürse de, eleştirmenlere göre asıl amaç, “Çin rüyası” içinde öngörülen etnik homojenliğe aykırı görülen tüm kültürel ve dinsel özellikleri ortadan kaldırmak.

Birleşmiş Milletler, bölgede yaşananların “insanlığa karşı suçlar” kapsamına girebileceği uyarısında bulunurken; ABD Dışişleri Bakanlığı da dâhil olmak üzere bazı aktörler 2021 yılında, özellikle doğumları azaltmaya yönelik tedbirler nedeniyle bunu soykırım olarak nitelendirdi.

Bu baskı yalnızca Çin’le sınırlı değil; ulusötesi bir boyut da kazanıyor. Ülke sınırlarının ötesinde dahi Pekin, siyasi muhalif olarak tanımladığı kişileri hedef alıyor. Orta Asya’da, Doğulu komşularına ekonomik açıdan büyük ölçüde bağımlı olan eski Sovyet cumhuriyetlerinde, baskının bölge dışına taşan yaygın bir müdahaleye dönüştüğü görülüyor.

Çin, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın doğu sınırları boyunca yüzlerce gözaltı merkezi inşa etti; bu durum, söz konusu ülkeleri Çin baskısından kaçan mülteciler için yaygın bir sığınak hâline getirdi.Görsel: Ekran görüntüsü, Xinjiang Data Project, Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü.

Çin, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın doğu sınırları boyunca yüzlerce gözaltı merkezi inşa etti; bu durum, söz konusu ülkeleri Çin baskısından kaçan mülteciler için yaygın bir sığınak hâline getirdi. Görsel: Ekran görüntüsü, Xinjiang Data Project, Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü.

 

Kış Yolculuğu

2023 kışında, sınırı aşarak kaçmayı başarmış kamp mağdurlarının yaşadıklarını belgelemek üzere Kazakistan’a gitmeye karar verdim. Foto muhabiri meslektaşım Robin Tutenges ile birlikte ve güncel haberler yayımlayan çevrim içi bir dergi olan Slate France’ın desteğiyle yola çıktım. Konuya ilişkin bağımsız bir araştırma yapmak için Çin topraklarına erişim imkânsız olduğundan, dikkatlerimizi hayatta kalanların sürgünde yaşadığı yerlere çevirmemiz gerekiyordu.

Kamplara ilişkin haberlerin büyük bölümü uzaktan yapılıyor ve ağırlıklı olarak Uygur nüfusuna karşı işlenen suçlara odaklanıyor. Oysa sahaya inmek ve bu baskının bölgede yaşayan birçok farklı azınlık grubunu etkilediğini hatırlamak hâlâ hayati önem taşıyor.

Çin vatandaşı olan etnik Kazaklar, nüfus açısından baskıdan en çok etkilenen ikinci grup. Buna rağmen yaşadıkları zorluklar hem uluslararası toplum hem de kendi ülkeleri tarafından büyük ölçüde görmezden geliniyor.

Çin ile Kazakistan arasındaki bölgenin bir “gözyaşı sınırı”na dönüştüğünü gördük: Pek çok aile, Çin kamplarından bir daha geri dönmeyen sevdiklerinin yasını tutuyor; sınırı geçmeyi başaran kamp mağdurları ise yaşadıkları travmayı yanlarında taşıyor. Onların birçoğu, yeniden sınır dışı edilme tehdidi altında hâlâ hayatlarından endişe ediyor. Nitekim kamplardan çıkmak çoğu zaman bir özgürlük değil, yeni bir çilenin başlangıcı oluyor.

Mağdurlar, kimi zaman kendi yakınları tarafından bile kurban olarak tanınmıyor; yeniden yaşamayı öğrenmek zorunda bırakılıyor ve travmalarının ne fark edildiği ne de tedavi edildiği bir gündelik hayata dönmeleri bekleniyor. Çin ile güçlü ticari ortaklıklarla bağlı olan Kazak yetkililer ise sessiz kalmayı tercih ediyor ve var olan az sayıdaki yerel aktivistin protestolarını bastırmaya çalışıyor.

Dolayısıyla bizim için asıl zorluk, bu şiddetin hikâyesini  ve zaman içindeki dönüşümünü bireysel portreler ve tanıklıkları, bölgesel güç dengelerine dair jeopolitik bir analizle iç içe geçirerek ortaya koymaktı. Saha çalışması ve araştırma son derece karmaşıktı; zira birçok tanık hâlâ yoğun gözetim altında tutuluyor, bu da sahaya erişimi oldukça güçleştiriyor. Aynı gözetim, tanıkları ciddi bir tehlike altına da sokuyor.

Savunmasız Kaynakların Korunması

Bu araştırma, ilk olarak Slate.fr’de metin ve fotoğraflardan oluşan bir seri olarak yayımlandı ancak neredeyse hiç yayımlanamayacaktı. Bunun başlıca nedeni, kaynaklara erişimde yaşanan zorluktu. Sincan’daki baskılar hâlen sürdüğü için, yanlış seçilmiş tek bir kelime bile tanıkların ve kimlikleri Çin ya da Kazak istihbaratı tarafından tespit edilirse yakınlarının sınır dışı edilmesine, hapsedilmesine ya da hayatlarını kaybetmesine yol açabiliyor.

Bu koşullar altında, hayatta kalanların çoğu kimliklerinin ifşa edilmesinden büyük korku duyuyor ve gazetecilerle konuşmaya pek yanaşmıyor. Bu nedenle, baskı altındaki topluluklar içinde bir temas ağı kurmak ciddi bir zaman, dikkat ve güven gerektiriyor.

Meslektaşımla birlikte, Doğu Türkistan kökenli çeşitli diasporalarla zaten güçlü bağlar kurmuştuk ve bu durum, nihayetinde hayatta kalanlara ulaşmamızı sağladı.

Yerel ve uluslararası araştırmacılar, aktivistler, insan hakları savunucuları ve sanatçılardan oluşan farklı ağları bir araya getirmek için zaman ayırdık. En zor kısım, sizi bir başka kişiye, ardından bir diğerine ulaştıracak ilk ana temas noktasını açabilmekti.

Bu süreçte en değerli kaynaklarımızdan biri, güçlü yerel bağlara sahip olan ve yakınlarının serbest bırakılması için mücadele eden pek çok aileye destek veren Atajurt Partiasy adlı örgüttü. Bu nedenle Atajurt, hayatta kalanlardan derlenmiş çok sayıda tanıklığı hâlihazırda toplamıştı.

Ancak bu tür araştırmalarda güvenlik her şeyden önce geliyor. Bu dosyada tanıklık eden kişilerin büyük bölümü, tam anonimlik altında konuştu. Bunun nedeni, çoğunun hâlâ Çin’de yaşayan ve üzerlerine istenmeyen en küçük bir ilgi yönelmesi hâlinde tutuklanma riskiyle karşı karşıya olan aile üyelerinin bulunmasıydı; ya da kamplarda ya da cezaevlerinde tutulan ve bir daha serbest bırakılmayabilecek yakınları vardı.

Açık kimlikleriyle konuşmayı kabul eden çok az sayıdaki kişi ise bunu, ailelerinin Çin’den çoktan ayrılmış olması nedeniyle ya da hikâyelerini kamuoyuna taşıyarak sevdiklerine yardımcı olabileceklerine dair son bir umutla yaptı. Zira medya ilgisi, paradoksal biçimde, kimi zaman tutukluların serbest bırakılmasına yol açabiliyor.

Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde, Kaşgar yakınlarındaki Yarkent’te yaşlı bir Uygur erkek ve kadın bir sokak boyunca yürüyor. Birçok Uygur mülteci, Çin’de hâlâ bulunan akrabalarının hükümet tarafından cezalandırılacağı korkusuyla, gözaltında tutulmalarına dair kamuoyuna açık şekilde konuşmayı reddediyor.Görsel: Shutterstock

Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde, Kaşgar yakınlarındaki Yarkent’te yaşlı bir Uygur erkek ve kadın bir sokak boyunca yürüyor. Birçok Uygur mülteci, Çin’de hâlâ bulunan akrabalarının hükümet tarafından cezalandırılacağı korkusuyla, gözaltında tutulmalarına dair kamuoyuna açık şekilde konuşmayı reddediyor.
Görsel: Shutterstock

Bu nedenle sorumluluğumuz, onların güvenliğini sağlamak için neyi açıklayıp neyi açıklamayacağımız konusunda doğru dengeyi kurmaktı. Bunu yaparken Çin hükümetinin keyfî uygulamalarını asla öngöremeyeceğimizi de biliyorduk.

Hassas nitelikteki her bilgi, görüşülen kişilerle birlikte değerlendirildi. Bazı durumlarda, işlerin kötüye gitmesi hâlinde ortaya çıkabilecek sonuçların farkında olmayabilecek kaynaklar olabileceğini göz önünde bulundurarak, onların tercih edeceğinden daha azını yayımladık.

Çin ve Kazak istihbarat servisleri son derece etkin olduğu için, yetkililerin olası müdahalesine karşı olağan güvenlik önlemlerini almak zorundaydık. Tüm cihazlarımızı şifreledik ve üzerimizde mümkün olduğunca az bilgi taşıdık. Bu da tanıkların konumlarını haritalara kaydetmemek ve iletişim bilgilerini tutmamak anlamına geliyordu. Bunun yerine, hassas bilgilerini rastgele bir kâğıt parçasına not ettik. Bu notlar son derece kötü bir el yazısıyla ve ortalama bir Fransızcayla yazılmıştı ve dijital olarak ele geçirilmeleri mümkün değildi. Ayrıca cep telefonlarımızın her zaman VPN ya da uçak modunda olmasına dikkat ettik. Asla risk oluşturabilecek fotoğraflar saklamadık. Her ihtimale karşı telefonlarımızda turistik görüntüleri andıran kayıtlar bulundurduk ve yetkililerle olası karşılaşmalar için şaşkın turist rolüne hazırdık.

Röportajlar sırasında tanıklara en baştan şunu söyledim: Eğer herhangi bir soru onları rahatsız ederse, o soruyu yanıtlamayabilirlerdi. İstersek başka bir konuya geçebilir ya da ara verebilirdik. En önemlisi, görüşmeler sırasında mağdurları yeniden travmatize etmemeye büyük özen gösterdik.

Genellikle her röportaja açık uçlu sorularla başlamayı ve yine açık uçlu sorularla bitirmeyi tercih ederim. Bu tür sorular, tanıklara kendileri için en hassas ya da en önemli konuları dile getirebilecekleri bir alan tanır. Böylece benim, hikâyelerinin en ağır kısmı olduğunu varsaydığım noktaya özellikle dikkat çekmemiş olurum. İşkenceye ilişkin sahneler söz konusu olduğunda, ki bu araştırmada bunlardan çok sayıda vardı, çoğu zaman tanıkların konuyu kendiliklerinden açmasını bekledim. Ardından da fiziksel şiddetin ayrıntılı betimlemesinden ziyade, onların duygularını, korkularını ve anılarını sordum. Bu yaklaşım, zarar görmüş kişilere yeniden söz ve özne olma alanı tanımanın bir yolu.

Elbette bazı insanlar bu konulara kendiliğinden değinmez. Bu gibi durumlarda, farklı şiddet türlerine tanık olup olmadıklarını ya da bunlar hakkında bir şey duyup duymadıklarını sordum. Bu yöntem, meseleyi başka bir açıdan ele almamıza yardımcı olurken onlar için de kapıyı açık bırakıyordu. Cinsel şiddet ise açık ara en zor konudur. Pek çok vakada, görüştüğüm kişilerin cinsel şiddete maruz kaldıklarından güçlü biçimde şüphelendim. Ancak çeşitli nedenlerle bunu dile getiremediklerini düşündüm. Odada bulunan bir eş, taşınması çok ağır bir utanç duygusu ya da anılarının fazlasıyla acı verici olması buna neden olabiliyordu.

Ancak benim görevim mağdurları travmaları hakkında konuşmaya zorlamak değil. Bu bilgileri doktorlar, avukatlar ya da araştırmacılar aktarabilir. Benim işim, olguları bir araya getirmek ve onları canlı, anlaşılır bir hikâye içinde anlamlandırmak. Her zaman aklımda tutmam gereken şu oldu: Ben bir mağdurun evinden ayrıldığımda, onlar düşünceleriyle baş başa kalır. Bu nedenle geride bıraktığım duyguların mümkün olduğunca az acı verici olmasını sağlamak benim sorumluluğum.

Parasız Serbest Gazeteciler

Bu araştırmanın yalnızca bir temenni olarak kalabilecek olmasının bir diğer nedeni de paraydı. Finansman, hikâyelerin anlatılmasını mümkün kılar. Ancak yokluğu, özellikle serbest çalışan gazeteciler için, çoğu zaman bir hikâyenin katiline dönüşür. Bu proje üzerinde çalışmamız aylar sürdü. Konuya ilgi gösteren birçok yayın organı olmasına rağmen, Fransa’daki büyük gazetelerden hiçbiri destek vermeyi kabul etmedi.

Sonunda Slate.fr projeyi finanse etmeyi üstlendi ve araştırmayı yürütebilmemiz için bize çok güçlü bir platform sundu. Bunun sonucunda sekiz bölümlük, uzun soluklu bir dosya dizisi ortaya çıktı. Seriyi, Çin’deki kamplardaki durumla başlayıp Kazakistan sınırını aşarak ilerleyen ve sonunda Avrupa’da, daha özelde ise Fransa’da sonlanan bir anlatı olarak kurguladık. Burada odağı, uluslararası toplumun hareketsizliği üzerine çevirdik.

Bu seri, 2023 Thomson Reuters Foundation Kurt Schork Serbest Gazetecilik Ödülü’nü, 2024 Avrupa Basın Ödülü Seçkinlik Ödülü’nü kazandı ve 2023 Bayeux Calvados Normandiya Savaş Muhabirleri Ödülü’ne aday gösterildi.

İlginç bir şekilde, ödüllerin ardından birçok haber kuruluşu çok daha fazla ilgi göstermeye başladı. Ancak elbette bu, biraz geç kalınmış bir ilgi oldu. Ödül kazanmak tatmin edici olsa da, serbest gazetecilerin başlattıkları çalışmayı sürdürebilmeleri için yeterli değil. Özellikle bu kadar zahmetli ve riskli bir alanda, sonucun önceden asla garanti edilemediği konularda.

Geçtiğimiz kış, araştırmayı komşu Kırgızistan’da sürdürmeye karar verdik. Burası, habercilik açısından çok daha hassas bir ortam. Bu yolculukta, Pulitzer Center projeye mali destek vermeyi kabul edene kadar pek çok başarısızlıklarla geçti. Sağladıkları destek sayesinde, Çin’in Doğu Türkistan etnik azınlıklarına yönelik sınır aşan baskı politikasının bu uzun hikâyesine yeni bir bölüm ekleyebileceğiz.


Léa Polverini, Slate.fr, Middle East Eye ve Le Monde Diplomatique için yazan Fransa merkezli serbest çalışan bir gazetecidir.

Bu Çalışma Bir Lisans Altında Lisanslanmıştır Creative Commons Atıf-Türevi Olmayan 4.0 Uluslararası Lisansı

İçeriklerimizi bir Creative Commons Lisansı Altında Ücretsiz, Çevrim içi veya Basılı Olarak Yeniden Yayınlayın.

Bu Yazıyı Yeniden Yayınla

Bu Çalışma Bir Lisans Altında Lisanslanmıştır Creative Commons Atıf-Türevi Olmayan 4.0 Uluslararası Lisansı


Material from GIJN’s website is generally available for republication under a Creative Commons Attribution-NonCommercial 4.0 International license. Images usually are published under a different license, so we advise you to use alternatives or contact us regarding permission. Here are our full terms for republication. You must credit the author, link to the original story, and name GIJN as the first publisher. For any queries or to send us a courtesy republication note, write to hello@gijn.org.

Sonrakini Oku